TR-KORONAVİRÜS (COVID-19) KAPSAMINDA SÖZLEŞMELERİN DURUMU

  • GİRİŞ

Yeni bir virüs olması, insandan insana hızlı ve sürekli bir şekilde bulaşması ve yayılış hızının fazla olması gibi kriterlerin kabulü ile koronavirüs, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) tarafından 11 Mart 2020 tarihinde “Pandemi” olarak ilan edilmiş ve tüm dünyayı etkisi altına alarak hayatı adeta durma noktasına getirmiştir. Koronavirüsün, ekonomiye olan olumsuz etkisi de herkesin takdirinde olduğundan; bugünlerde akıllara en çok, akdedilen sözleşmelerin akibetinin ne olacağı sorusu gelmektedir.

Dolayısıyla işbu makalede de koronavirüsün birçok sektörde yarattığı ekonomik sıkıntılar sebebiyle; sözleşmelerin ifasında güçlük yaşayan ve çözüm yolu arayan gerçek ve/veya tüzel kişilerin aydınlatılabilmesi gayesi bulunmaktadır. Tüm bunlarla birlikte; her somut olayın ayrıca irdelenmesi ve değerlendirilmesi, hukukun mutlak gerekliliklerinden olduğundan yaşanan/yaşanabilecek uyuşmazlıklar ile ilgili hak kaybı yaşamamak adına hukuki danışmanlık ve destek alınmasını ısrarla tavsiye etmekteyiz.

Makale kapsamında; sözleşmelerin ifasının geçici veya kalıcı imkansızlaşması, aşırı ifa güçlüğü, uyarlama ve kanunda açıkça düzenlenmemesine rağmen uygulama, doktrin ve Yargıtay Kararları’nda oldukça sık karşımıza çıkan mücbir sebep (forcemajeure) kavramları yer almaktadır.

  • KORONAVİRÜS VE MÜCBİR SEBEP KAVRAMININ İLİŞKİSİ

1804 tarihli Fransız Medenî Kanunu m. 1147 ve 1148’den diğer Kıta Avrupası hukuk sistemlerine aktarılan mücbir sebep kavramının, temeli Roma Hukuku’na dayanmaktadır.[1]

Türk Hukuku nezdinde ise kanunda açıkça tanımlanmamasına rağmen doktrin ve Yüksek Mahkeme kararları doğrultusunda mücbir sebebin; “faaliyet ve işletme dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan, dışsal ve olağanüstü bir olay”[2] şeklinde tanımlandığını görmekteyiz.

Ayrıca bu doğrultuda Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2009/8727 E., 2010/101 K. ve 18.01.2010 T. kararında aynen:

Mücbir sebep, borcun ifasına engel olan ve herhangi bir kimse tarafından alınacak tedbirlere rağmen önüne geçilmesine imkan olmayan beklenmedik, harici ve borçlunun iradesi dışında meydana gelen bir olaydır. Başka bir deyimle, seçilemeyen ve karşı konulamayan bir hadiseyi ifade eder.”

denilmek suretiyle mücbir sebebin, özel hukuk ilişkilerindeki görünümü de açıkça gözler önüne serilmektedir.Yine Yargıtay önemli bir kararında[3], “salgın hastalıkların” mücbir sebep halleri arasında sayılabileceğini ifade etmektedir.

Kanaatimizce; koronavirüsün de salgın hastalık niteliğinde olduğu, taraflarca önceden öngörülmesinin ve karşı konulabilmesinin mümkün olmadığı, tarafların iradesi dışında meydana geldiği her türlü izahtan varestedir. Dolayısıyla bazı yazarlar tarafından “sosyal felaket”[4] olarak dahi nitelendirilen koronavirüsün, mücbir sebep teşkil ettiğinden bahsedilmesi pek tabii mümkün olacaktır.

  • KORONAVİRÜSÜN SÖZLEŞMELERE ETKİSİ

“Sözleşme” ve “mücbir sebep” kavramları bir araya geldiğinde her sözleşme, kendi içerisinde ayrıca değerlendirilmektedir. Zira Yargıtay tarafından da; tarafların tacir olup olmadığı, sözleşmede mücbir sebeplere ilişkin herhangi bir hüküm bulunup bulunmadığı gibi birçok husus göz önünde bulundurulmaktadır. Dolayısıyla bu doğrultuda ifade edilmesi gerekmektedir ki koronavirüs, mücbir sebep olarak nitelendirilse dahi; borçlunun doğrudan borçtan kurtulmasını sağlamayacaktır.

Buradan hareketle gidilmesi gereken en temel ayrım; taraflar arasında imza altına alınan sözleşmelerde, salgın hastalıklara dair herhangi bir mücbir sebep hükmüne yer verilip verilmediği ve mücbir sebep hali ile borcun ifası arasında illiyet bağı unsurunun mevcut olup olmadığı hususudur.

  • SÖZLEŞMEDE MÜCBİR SEBEP HÜKMÜNÜN YER ALMASI HALİ

Türk Hukuku’nda kabul edilen sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa) ve sözleşme serbestisi ilkeleri gereği, taraflar arasındaki sözleşme hükümleri şüphesiz çok büyük önem arz etmektedir. Bununla birlikte sözleşme taraflarının basiretli olması gereken tacirler olduğu hallerde; Yargıtay tarafından, sözleşme hükümlerine çok daha fazla önem verilmekte ve mücbir sebep değerlendirmesinde oldukça dar bir yorum yapılmaktadır.

Taraflar arasında mevcut bir sözleşmede; mücbir sebep hükmünün yer alması halinde öncelikle, koronavirüsün dahil edilebileceği salgın hastalıklar gibi bir terminolojinin açıkça sayılıp sayılmadığı hususu önem arz edecektir.

Doktrinde ve Yargıtay kararlarında ağırlıklı olarak, sözleşmede mücbir sebep hallerinin tahdidi olarak sayılmış ve salgın hastalık unsurunun sözleşme dışında bırakılmış olması halinde; sözleşmeye bağlılık prensibi sebebiyle tarafların sözleşmeyi ifadan kurtulamayacağı kabul edilmektedir.[5]Zira bu hususta, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2011/13789 E., 2012/2428 K. ve 09.02.2012 tarihli kararında:

“Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık(Ahde Vefa-Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestisi ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeniyle değişmiş olsa bile borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Gerçekte sözleşmeye bağlılık ilkesi hukuken güvenlik, doğruluk, dürüstlük kurallarının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır.”

denilmek suretiyle sözleşmeye bağlılık ilkesi vurgulanmaktadır. Yine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2014/15777 E., 2015/2619 K. ve 26.02.2015 tarihli aynen:

“(…)protokolün 15. maddesinde mücbir sebeplerin sayıldığı, davaya konu olayın ise sınırlı şekilde sayılan mücbir sebepler arasında yer almadığı, ayrıca davalı banka tarafından sorumsuzluğuna ve davaya konu olayın gerçekleştirilememesine dair her hangi bir delil ve açıklamada bulunmadığının anlaşıldığı, davalı bankanın sözleşme hükümlerine aykırı davrandığı gerekçesiyle, hükmün ONANMASINA(…)”

şeklindeki kararı da sözleşmede mücbir sebep hallerinin sınırlı olarak sayılması halinde içtihatın ne yönde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Dolayısıyla sözleşmede mücbir sebep hallerinin sınırlı olarak sayıldığı hallerde; sözleşme özgürlüğü prensibi gereği sözleşme hükümlerinin uygulanması gerekecek, bir başka deyişle koronavirüsün sözleşmelerin akıbetine etkisi kapsamında “salgın hastalık” ibaresinin varlığı aranacak ve sözleşme riskinin olumsuz sonuçlarının hangi tarafa yükleneceği sözleşme ile kararlaştırılmışsa sözleşme özgürlüğü prensibi uyarınca sözleşme hükümleri uygulanacaktır.[6] Yine bu doğrultuda doktrindeki bir yazar aynen:

“Borçlunun fevkalade halden ve hatta mücbir sebepten de mesul olmayı mukavele ile kabul etmesine cevaz vardır. Bundan başka, hangi hadiselerin mücbir sebep sayılacağının mukavele ile önceden tayin ve tahdidi de caizdir. Mücbir sebepler, sözleşmede hasren tayin edildiği takdirde, bunlar dışında kalan hadiseler artık mücbir sebep olarak kabul edilemez.”[7]

demek suretiyle görüşlerini açıkça ifade etmiştir.

Taraflar arasında akdedilen sözleşmelerin mücbir sebeplere ilişkin hükümlerinde, muğlak ifadelere yer verilmesi de uygulamada sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bir başka deyişle “gibi, vs., vb., benzer hallerde” şeklinde ifadeler kullanılarak mücbir sebep hallerinin sınırlı sayıda sayılmaması mümkün olabilmektedir. Bu durumda, koronavirüs salgınının mücbir sebep kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususu tartışmalı hale gelecek dolayısıyla her sözleşmenin kendi içerisinde ayrıca değerlendirilmesi gerekecektir. Değerlendirme yaparken de kanaatimizce ilgili sözleşmenin;konusu ve niteliği, sözleşmenin içeriği, sözleşmedeki edimlerin türü, tarafların tacir olup olmadığı gibi hususların göz önünde bulundurulması en makulü olacaktır. Örneğin tarafların yükümlülüklerine hiçbir etkisi bulunmayan, tarafların faaliyet sahası ve ticari faaliyetlerini herhangi bir şekilde etkilemeyen hallerde; koronavirüsü salgını, şüphesiz mücbir sebep hallerinden sayılmayacaktır.

  • SÖZLEŞMEDE MÜCBİR SEBEP HÜKMÜNÜN YER ALMAMASI HALİ

Taraflar arasında imza altına sözleşmelerde mücbir sebebe ilişkin herhangi bir hükmün yer almaması halinde karşımıza başvurulabilecek ifa imkansızlığı, ifa güçlüğü ve uyarlama gibi kurumlar çıkacaktır. Dolayısıyla işbu kurumlara kısaca değinmek gerekmektedir.

  • KALICI İFA İMKANSIZLIĞI-GEÇİCİ İFA İMKANSIZLIĞI

Koronavirüs, taraflardan herhangi birinin sorumluluğu ile meydana gelmeyen, karşı konulamaz ve öngörülemez bir salgın hastalık olduğundan öncelikle borçlunun sorumlu olmadığı ifa imkansızlığı kurumunun değerlendirilmesi önem arz edecektir.

İfa imkansızlığı kurumunun düzenlendiği TBK’nın 136. Maddesi aynen:

“(1) Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.

(2) Karşılıklıborç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından öncedoğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır.

(3) Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.”

şeklindedir.Görüldüğü üzere bu hüküm esasen, borçlunun sorumlu olmadığı bazı sebeplerle, ifanın kalıcı olarak imkansız hale gelmesini ve borcun sona ermesini düzenlemektedir.

Geçici ifa imkansızlığı olarak adlandırılan kurum ise kanunda açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte; borçlanılan edimin o an için imkansız olmasına rağmen gelecekte imkansızlığın ortadan kalkabileceği veya giderilmesinin söz konusu olabileceği hallerde karşımıza çıkmaktadır.[8]

Her ne kadar geçici ifa imkansızlığına ilişkin tartışmalar bulunmakta ise de baskın görüş ve Yargıtay’ın görüşü; geçici imkânsızlık hallerinde, tarafların farazi iradelerine de uygunsa ifa tarihinin imkânsızlığın ortadan kalkmasına kadar ertelenmesi gerektiği yönündedir.[9] Buradan hareketle kalıcı ve geçici ifa imkansızlığı arasındaki en temel farkın; imkansızlığın, gelecekte ortadan kalkıp kalkmayacağı ve edimin kalıcı olarak imkansız hale gelip gelmediği hususu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Somut olaya göre ifa imkansızlığı kurumu değerlendirilirken ise şüphesiz ilgili sözleşmenin türü ve koronavirüsündevam ettiği süre baz alınacaktır. Örneğin koronavirüs salgınının  hizmet akdi gibi sürekli edimli sözleşmeler yönünden geçici imkansızlığa, tedarik sözleşmeleri gibi sözleşmelerde ve kesin vadeli işlemlerde ise kalıcı imkansızlığa yol açabileceğinin söylemek yanlış olmayacaktır.[10]

Ayrıca geçici ifa imkansızlığında önemli hususlardan birisi de şüphesiz ki “akde tahammül süresi”dir. Duruma göre, alacaklının sözleşmeyle bağlı kalmasının ondan beklenebileceği süre, somut olayın özelliğine göre farklılık göstermektedir. Bu doğrultuda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2010/15-193 E., 235 K., 28.04.2010 T.kararı aynen:

“Şüphesiz geçici imkânsızlığın varlığı, beraberinde tarafların bu sözleşmeyle ne kadar süre bağlı kalacakları sorununu getirir. Bu konudaki kural “ahde vefa=söze sadakat” ilkesi gereği tarafların sözleşmeyle bağlı tutulmasıdır. Ancak bazı özel durumlar vardır ki, tarafları o sözleşmeyle bağlı saymak hem onların ekonomik özgürlüklerini engeller, hem de bir başkası ile sözleşme yapma fırsatını ortadan kaldırır. Uygulamada, geçici imkânsızlık halinde tarafların o sözleşmeyle bağlı tutulma süresine “akde tahammül süresi” denilmektedir. Bu sürenin gerçekleşip gerçekleşmediğini de her somut olaya göre ve onun çerçevesinde değerlendirmek gerekir.”

şeklinde olup; geçici ifa imkansızlıklarının mevcut olduğu hallerde tarafların sözleşme ile bağlı tutulduğu sürenin, akde tahammül süresi olduğu ve bu sürenin her somut olaya göre ayrıca değerlendirilmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.Farklı bir ifade ile,akde tahammül süresinin sona ermesi ile alacaklı aynen ifadan vazgeçerek sözleşmeden dönebilecek, borçlu ise edimi ifadan kurtulabilecektir.

Ayrıca kural olarak, “Nev’i telef olmaz” ilkesi gereği cins ve para borçlarının ifasının imkansız hale gelmeyeceğinin kabul edildiğinin de muhakkak söylenmesi gerekmektedir. Para borçlarının söz konusu olduğu durumlarda uyarlama ve ifa güçlüğü kurumlarına başvurulması kanaatimce daha sağlıklı olacaktır.

Tüm bunlarla birlikte koronavirüs sebebiyle yaşanan ekonomik aksaklıkların geçici ve kalıcı imkansızlık hallerinden herhangi birine sebep olup olmayacağına ilişkin her bir sözleşmenin ve somut olayın ayrıca irdelenmesi gerekecektir.

  • AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ VE UYARLAMA

TBK 138. maddesinde açıkça düzenlendiği üzere; sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu,

1-Hakimden, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme,

2-Uyarlama mümkün olmadığı hallerde ise sözleşmeden dönme hakkına

sahiptir.

Buradan hareketle aşırı ifa güçlüğüne ilişkin düzenlemelerin mücbir sebepten ziyade “beklenmeyen hal” kavramı ile ilişkili olduğunu görmekteyiz. Sözleşmeler hukukuna hakim olan ahde vefa ilkesi gereği her ne kadar sözleşme hükümlerine riayet edilmesi gerekmekte ise de bu durumun taraflardan beklenmesinin hakkaniyet, doğruluk ve TMK m. 2’de düzenlenen dürüstlük kurallarına aykırı düşeceği durumlarda, aşırı ifa güçlüğü kurumuna başvurulabilmesi mümkün hale gelebilmektedir. Zira bu kapsamda,Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2010/188 E., 2010/2991 K. ve 10.03.2010 tarihli çok önemli bir kararı da aynen:

“Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa-PactaSundServanda) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Eş söyleyişle sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeniyle değişmiş olsa bile borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Gerçekte sözleşmeye bağlılık ilkesi hukukun güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak bu ilke özel hukukun diğer ilkeleri ile sınırlandırılmıştır.

Sözleşme yapıldığı andaki karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge, sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (M.K. 2., 4. md) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık beklenemeyen hal şartı sözleşmenin değişen şartlara uydurulması ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır.

Hukukumuzda mehaz kanunundaki uygulamalar doğrultusunda medeni kanunun 2. maddesinden de esinlenmek suretiyle hem ClausulaRebusSicStantibus ilkesine hem de işlem temelinin çökmesi kuramını uygulamak suretiyle uyarlama davalarının görülebilir olduğunu benimsemiştir. İşlem temelinin çökmesi kavramının uygulanabilmesi için sonradan meydana gelen değişikliklerin önceden teşhis ve tahmin edilememiş olması gerekir. Her talep vukuunda sözleşmeyi değişen hal ve şartlara uydurmak mümkün değildir. Aksi halde özel hukuk sistemimizde geçerli olan “ irade özgürlüğü”, “sözleşme serbestliği” ve “Sözleşmeye bağlılık” ilkelerinden sapma tehlikesi ortaya çıkar. Sözleşmeye müdahale müessesesi istisnai, tali(ikinci derece de) yardımcı niteliktedir. Sözleşmeye bağlılık ve saygı esastır(…)”

şeklindedir. Kararda da açıkça görüleceği üzere; asıl olan ahde vefa ilkesi gereği sözleşmeye bağlılık iken istisnai durumlarda sözleşmeye, aşırı ifa güçlüğü ve uyarlama kurumları ile müdahale edilebilmektedir.

Koronavirüs, yukarıda da değinildiği üzere “sosyal felaket” olarak dahi nitelendirildiğinden koronavirüs sebebi ile aşırı ifa güçlüğü kurumuna başvurulması halinde, kanaatimce öngörülemezlik unsurunun mevcut olacağı hususunda da şüpheye yer bulunmayacaktır.

Önemle belirtilmesi gerekmektedir ki yaşanan ekonomik krizler sebebiyle sözleşmelerin uyarlanıp uyarlanamayacağı hususunda da Yargıtay tarafından verilmiş farklı yönde kararlar bulunduğunu görmekteyiz.[11]

  • SONUÇ

Sonuç itibariyle; koronavirüsün, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) tarafından ilan edilen “pandemi” sebebiyle mücbir sebep niteliğinde olduğu hususunda herhangi bir çekince bulunmamaktadır. Zira salgın hastalıkların, doktrin ve Yargıtay tarafından da mücbir sebep hallerinden biri olarak nitelendirilmesi bu görüşü desteklemektedir.

 Bununla birlikte koronavirüs salgını, her ne kadar mücbir sebep olarak nitelendirilmekte ise de ahde vefa ilkesi sebebiyle asıl olan tarafların sözleşmeye bağlılığı olduğundan, borçlunun doğrudan borçtan kurtulması söz konusu olmayacaktır. Bu kapsamda taraflar arasında imza altına alınan sözleşmelerde, mücbir sebep hükmünün bulunup bulunmamasına göre farklı yollar izlenecek; her sözleşme ve somut olaya göre ayrıca değerlendirme yapılması gerekecektir. Dolayısıyla işbu makalenin yalnızca hukuki bir görüşten ibaret olduğunu tekraren hatırlatır, yaşanılan ve/veya yaşanabilecek herhangi bir uyuşmazlık sebebi ile hukuki danışmanlık/ destek alınması gerektiği hususunu önemle vurgulamak isteriz.

Saygılarımla,

Av. Nil ONUR


[1]ŞAHİN, Hale, Mücbir Sebep Nedeniyle Borcun İfa Edilememesi, Ankara Yıldırım Bayezit Üniversitesi, 2019, sf. 11

[2]EREN, Fikret, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2017, sf. 582

[3] T.C. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2017/11-90 K. 2018/1259 T. 27.6.2018: “(…)Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.

Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi mücbir sebebin bir takım unsurları vardır. Öncelikle mücbir sebep, zorlayıcı bir olaydır. Bu olay doğal, sosyal veya hukuki bir olay olabileceği gibi insana bağlı beşeri bir olay da olabilir. Bu olay, zarar verenin faaliyet ve işletmesi dışında kalan bir olay olmalıdır. Mücbir sebep sebebiyle zarar veren, bir davranış normunu veya sözleşmeden doğan bir borcu ihlal etmiş olmalıdır. Yine mücbir sebep, davranış normunun ihlali ya da borca aykırılığın sebebi olmalı ve kaçınılmaz bir şekilde buna yol açmış olmalıdır. Kaçınılmazlık kavramı, mücbir sebep yönünden karşı konulmazlık ve önlenemezlik kavramını da kapsar. Mücbir sebebin bir diğer unsuru ise öngörülmezliktir.”

[4]BAYSAL, Başak, Sözleşmenin Uyarlanması, TBK m. 138, Aşırı İfa Güçlüğü, 3. Bası, İstanbul, 2019, sf. 562

[5]İNAL, Hamdi Taner, Borca Aykırılık, Dönme ve Fesih, Seçkin Hukuk Yayınları, Ankara 2017, sf. 669

[6] PEKDİNÇER, Tamer, TOPRAKKAYA BABALIK İrem; Korona Virüs Salgınının Sözleşmelere Etkisi, İfa İmkânsızlığı, İfa Güçlüğü ve Uyarlama, (https://blog.lexpera.com.tr)

[7]TANDOĞAN, Haluk; Türk Mesuliyet Hukuku, Sf. 468

[8]ANTALYA, Osman Gökhan, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Hukuk Yayınları, Ankara 2019, sf. 252

[9]BAYSAL, Başak, Sözleşmenin Uyarlanması, TBK m. 138, Aşırı İfa Güçlüğü, 3. Bası, İstanbul, 2019, sf. 622

[10]PEKDİNÇER, Tamer, TOPRAKKAYA BABALIK İrem; Korona Virüs Salgınının Sözleşmelere Etkisi, İfa İmkânsızlığı, İfa Güçlüğü ve Uyarlama, (https://blog.lexpera.com.tr)

[11]PEKDİNÇER, Tamer, TOPRAKKAYA BABALIK İrem; Korona Virüs Salgınının Sözleşmelere Etkisi, İfa İmkânsızlığı, İfa Güçlüğü ve Uyarlama, (https://blog.lexpera.com.tr)
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/5251 E., 2018/11197 K., 07.11.2018 T.“(…)Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir. Akit yapılırken öngörülemeyen değişikliklerin borcun ifasını güçleştirmesi halinde “işlem temelinin çökmesi” gündeme gelir. İşlem temelinin çöktüğünü kabul eden hâkim; duruma göre, alacaklı lehine borçlunun edimini yükseltmeye, borçlu lehine (onun tamamen veya kısmen) akit yapıldığı andaki dengeyi sağlayacak biçimde, edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar vermek suretiyle sözleşmeyi değişen şartlara uydurur(…)”

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2014/1614 E., 2014/900 K., 12.11.2014 T.“(…)Konut finansman kredi sözleşmesinde Japon Yeni’nin TL karşısında aşırı değer kazanmasından kaynaklı uyarlama istemine dair uyuşmazlıkta “Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyettir. Somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmamıştır(…)”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *